Machiavelli'nin Prens'i günümüze ışık tutuyor

Machiavelli'nin Prens’i günümüze ışık tutuyor

Eser birçok tartışmayı birlikte getirdiği gibi bazı yanlış anlamalara da yol açmıştır. Prensin gerektiğinde verdiği sözden dönmesini ya da sözünü tutmamasını meşrulaştırma gayretleri ve ‘amaç için her türlü araç mubahtır' yaklaşımı, hakkındaki etik tartışmalarını alevlendirmiştir. Hakkında kesin hükme dönüşen bu konudaki görüşlerin haklılığı geçerli midir?

Biraz derinliğine bakalım...

Yazar, Floransa devlet hizmetinde uzun yıllar bulunduktan sonra iç iktidar oyunlarının bir sonucu olarak görevden alınmış, hapsedilmiş, işkencelerden geçmiş, köşesine çekilmek zorunda bırakılmış ama boş oturmayarak 1532’de yayımlanan Prens adlı eseri (Niccolo Machiavelli, Çeviri: Kemal Atakay, 39. baskı, 2024) kaleme almıştır. Daha başka eserleri de vardır.

Onun bu tavrı, en başta adanmışlığına vurguyu gerekli kılmaktadır: İtalya'nın birliğine ve Floransa'nın ayağa kaldırılmasına... Bunun yolu da iktidarı elde tutanların işlerini doğru yapmasından geçmektedir.

O halde prense gereksinim duyduğu rehberi sunmak gerektir! Yaptığı da budur. Peki, kendisi için bir talebi yok mudur? Olabilir. Bu düzeyde kişilerin şahsi istekleri hafife alınmamalıdır. Netice olarak bir aydın sorumluluğu içinde hareket etmektedir. Üstelik rönesans döneminde zenginleşen İtalya beş ayrı devlet halinde birbiriyle rekabet etmekten dolayı güç kaybı yaşamaktadır. Reform nedeniyle Katoliklik Protestanlığa karşı güç kaybetmektedir. İspanya ve Fransa birliğini sağlamanın üstünlüğünü sürdürmektedir. Roma Germen İmparatorluğu da dönemin hâkim güçlerindendir. Papalık güç kaybetmiştir. Bu devletler İtalya'nın iç işlerine müdahil olabilmektedir.

Devlet demişken... Devlet kavramı yanında ulus kavramının da literatüre o dönemde girdiğini anımsayarak konumuza dönelim...

Machiavelli'nin 1500'lerin başında Prens'i kaleme aldığında kent devletleri monarşi ya da cumhuriyetlerle yönetilmekteydi. Cumhuriyetler yozlaşmış, birer tiranlığa dönüşmüştü. İktidar babadan oğula geçmekteydi. Nüfusun çok az bir kesimi yönetsel süreçlere sınırlı olarak katılmaktaydı. 

Sonuç olarak yazarın Prens’i yazdığı dönemde ülke bunalım içindeydi. Bunalımdan çıkış da prensin becerisine bağlıydı. Kitap bu dönemin eseridir ve çeşitli imparatorlukların ve kent devletlerinin oluşum süreçlerinin incelenmesi sonucu ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla çeşitli devletler vardır ve bu farklı devletlerin yönetimlerine ilişkin prenslere yönetsel stratejiler önermektedir. Liderliğe ilişkin her inceleme içinde bulunulan koşullar çerçevesinde yapılmalıdır. Kısaca buna bağlam diyebiliriz.

Strateji bir amacı gerçekleştirmek üzere belirlenen hedefe ulaşmanın izleğidir yani seçenekli bir yol haritasıdır. Bir amaç, bunu sağlayacak araçlar yani güç vardır. Gücün ne zaman, nerede ve hangi ölçekte kullanılacağına ilişkin yöntem belirlemeyi gerektirir. Stratejinin belirlenmesi aşamasında ve uygulamasında bilimsel verileri kullanır ancak daha ziyade bir sanattır. Bu nedenle liderliğin ayrılmaz bir parçasıdır. Strateji için seçenekli bir yol haritası ifadesi maksatlı olarak kullanılmıştır zira koşullardaki değişikliklerin gereğine uygun olarak farklılıkları dikkate almak durumundadır.

Her şeye uyan bir strateji yoktur. Her durumun ayrı bir stratejisi olduğu gibi her prensliğin de kendine özgü stratejisi olmalıdır. Machiavelli de oluşumları farklı olan devletlerin yönetimleri de farklı olacağından prenslere farklı stratejiler önermiştir.

Strateji geliştirilmesine ışık tutacak temel ilke, amaç-araç dengesinin bilincinde olunmasıdır. Çağın gereği olarak prensin kendi özgün ordusuna sahip olması ve halkına doğru davranması olmazsa olmazdır. Bu noktada öne çıkan husus, prensin nefrete yol açacak tutumlardan uzak durmasıdır. 

İtalya'nın içinde bulunduğu durum ve bu temel ilke bağlamdan koparıldığı takdirde Machiavelli'yi doğru anlama olanağı ortadan kalkar.

Onun önerdiği stratejilerden yola çıkarak prenslerde olması gereken liderlik niteliklerine gelirsek...

Konu liderlik olunca bazı temel parametreleri saptamak gereklidir. Liderlik dersleri için saptadığımız on nitelik esas alınmıştır. Bu nitelikler: cesaret/risk almak, uzun vadeli amaçlara sahip olmak, etik değerlere sahip olmak, sezgi ve içgüdüye sahip olmak, güçlü iradeye sahip olmak, gerçekçi olmak, devrimci olmak, karizma sahibi olmak, insan ilişkilerinde usta olmak.

Bazı örnekler üzerinden yürüyelim...

“… Dolaysıyla Zât-ı Şâhânelerine, size olan bağlılığımın bir kanıtını sunmayı arzu ettiğimde, elimdeki şeyler arasında, büyük adamların eylemlerine ilişkin bilgiden daha değer verdiğim ya da o denli değerli bulduğum bir şey bulamadım. Çağımızda olup bitenler konusunda uzun bir deneyim ve eskiden olanları sürekli okuma yoluyla edindiğim bir bilgi bu: O eylemleri yoğun bir çalışmayla uzun uzun düşünüp inceledikten sonra, şimdi küçük bir kitapta derleyerek Zât-ı Şâhânelerine yolluyorum. s. 37.

Burada öne çıkan düşünce disiplinidir. Düşünce bilgiye dayandırılmalıdır. Muhakemenin ham maddesi bilgidir. Akıl bu ham maddeyi inceler. Analiz ve sentezde kullanır. Liderin kararı bu muhakemeye dayanır. Verilen karar stratejinin amacını doğru belirlemek kadar araçlarıyla uyumlu olmasını sağlamalıdır.   

"... Devlette ortaya çıkan hastalıklar önceden görüldüklerinde (bunu ancak uzak görüşlü birisi yapabilir) çabuk iyileştirilirler ama bu hastalıkların görülmemesi ve herkesin görebileceği şekilde büyümelerine izin verilmesi durumunda artık herhangi bir tedavi söz konusu olamaz." s. 45-46. 

Bu ifadede öne çıkan niteliklerin gerçekçilik, düşünme disiplinine sahip olmak, sezgi ve içgüdü olduğunu görebiliriz.

"(Romalılar) … savaştan kaçınılamayacağı ancak başkalarının yararına ertelenebileceğini bildikleri için savaştan kaçınmak gibi bir amaçla hastalığın ilerlemesine asla izin vermemişlerdir." s. 46.                                                                                       Bu ifade de, öngörü ve gerçekçilik yanında, cesaret ve güçlü iradeye vurgu vardır. 

"Ele geçirme arzusu, gerçekten de hiç şüphesiz bildik ve pek doğal bir şeydir ve gücü yet çok doğal ve olağan bir şeydir ve gücü yeten insanlar bunu yaptıklarında her zaman övülecek ya da (en azından) yerilmeyeceklerdir. Ama bunu yapacak güçleri olmadığında ve her ne olursa olsun böyle bir şeyi yapmak istediklerinde hata etmiş olurlar ve kınanmayı hak ederler. s. 49.

Strateji oluştururken amaç-araç dengesini dikkate alan bir gerçekçilik ve hesaplı riskler için gösterilmesi gereken cesaret tavsiyesiyle karşı karşıyayız.

"... Eylemlerini ve yaşamlarını incelersek (başarılı kişileri kast ediyor), talihten fırsat dışında bir şey aldıklarını görmeyiz; fırsat onlara, istedikleri biçime sokabilecekleri bir madde vermiştir. O fırsat olmasa, atılım güçleri yitip giderdi ve o güç olmasa, fırsat boşa gelmiş olurdu." s. 56.

Bu değerlendirmede liderin düşünme disiplinine vurgu vardır. Eylem için uygun koşulların varlığını belirlemek gerçekçi analiz ile mümkündür; durumu lehe çevirmek yeltenme iradesini, sezgi ve öngörüyü, buna uygun strateji belirlemeyi gerekli kılar.

"Bu yüzden, bir prenslikte, illetleri belirdiği anda teşhis edemeyen kişi gerçekten bilge değildir; bilgelik çok az kişiye verilmiştir. (...) Öyleyse vardığım sonuç şu: Hiçbir prenslik, kendi ordusu olmadan güvende değildir; tersine, zor durumlarda onu inançla savunacak güçten yoksun olduğu için, tümüyle talihin buyruğu altındadır. Ve bilge kişilerin savsözü hep şu olmuştur:

“Hiçbir şey; kendi gücüne dayanmayan bir iktidarın ünü kadar zayıf ve değişken değildir.” s. 89

Sezgi ve içgüdü yanında, düşünme disiplinine ve gerçekçiliğe önem atıf etmektedir.

"Akıl alıştırmasına gelince; prens tarih kitaplarını ve seçkin kişilerin eylemlerini gözden geçirmeli, savaşlarda nasıl davrandıklarına bakmalı, zaferlerinin ve yenilgilerinin nedenlerini incelemeli, bu yolla yenilgilerden kaçınabilmeli, zaferlerini taklit edebilmelidir." s. 92

Bu ifadenin ardından verdiği örneklerden yola çıkarak düşünme disiplini, etik değerleri sahiplenme, insan ilişkilerinde ustalık ve gerçekçiliği öne çıkardığını çıkarabiliriz. 

"... Dolayısıyla, konumunu korumak isteyen bir prensin iyi olmamayı öğrenmesi ve bunu (iyi olmamayı) duruma göre kullanması ya da kullanmaması gerekir. Bir prensle ilgili hayalî şeyleri bir yana bırakıp yalnızca gerçek olanlarını göz önünde bulunarak şunu belirtmeliyim: Bütün insanlar, özellikle de daha yüksek konumda oldukları için prensler, haklarında konuşulduğunda, onlara yergi ya da övgü getiren bu niteliklerin bazılarıyla öne çıkarlar. Başka bir deyişle, kimi cömert, kimi cimri kabul edilir; kimi verici, kimi açgözlü kabul edilir. Kimi acımasız kimi merhametsiz, kimi güvenilmez kimi sözünün eri, kimi kadınsı ve ödlek kimi gözüpek ve yürekli. Kimi insancıl kimi kibirli, kimi şehvet düşkünü kimi iffetli, kimi saf kimi kurnaz, kimi katı kimi esnek, kimi ağırbaşlı kimi hoppa, kimi dindar kimi inançsız…                                                                                                                                       Ve biliyorum ki, yukarda sıraladığım niteliklerden iyi kabul edilenlerinin hepsinin bir prenste bulunmasının son derece övgüye değer olduğunu herkes kabul edecektir. Ama bu niteliklerin hepsine sahip olmak ya da bütünüyle uymak olanaksızdır, çünkü insana özgü koşullar buna elvermez. Bu yüzden prensin devletini yitirmesine yol açacak kusurların kötü ününden kaçınmayı bilecek kadar öngörülü olması gerekir ve mümkünse, devletini yitirmesine yol açmayacak olanlardan da kaçınmalıdır. Ama kaçınamıyorsa, fazla dert etmeden bunlara kendini verebilir. Şu da var ki, onlar olmaksızın devletini korumakta güçlük çekeceği kusurların adını lekelemesine aldırış etmesin, çünkü her şeyi iyice gözden geçirirse, erdem gibi görünen bir şeyin, peşinden gidildiğinde yıkıma yol açacağını, kusur gibi görünen bir başka şeyin ise, peşinden gidildiğinde güvenliği ve esenliğiyle sonuçlanacağını görecektir." s. 93-94

Açık çıkarımı irade gücü ve gerçekçilik nitelikleri üzerinedir. 

Lidere uygulamasını önerdiği düşkünlüğün kötülüğünü biliyor ama devletin devamlılığı için işe yarayacaksa prensin duraksamadan uygulamasını önerirken amaç için bütün araçları mubah kılmaktadır. Bunu yaparken uzun vadeli amacına bağlılık, bunun için adanmışlığı görmekteyiz. Aynı zamanda gerçekçidir. Hatta bir bakış açısına göre etik değerlere bağlılığı ifade eder. İrade gücüne ve karizmatik tavrı öne çıkarmaktadır.

“Yukarda sıraladığım öteki özelliklere geçerek belirtmeliyim ki, her prens acımasız değil, merhametli sayılmayı arzulamalı; ne var ki, bu merhameti asla kötüye kullanmamaya özen göstermelidir. Cesare Borgia acımasız kabul ediliyordu, gene de bu acımasızlığı Romagna’yı düzene sokmuş, birleştirmiş, barışı ve itaati getirmişti. (…) Bu yüzden bir prens, uyruklarını birlik içinde ve kendine bağlı tutmak için, acımasız damgasını yemekten yüksünmemelidir. Çünkü pek az acımasızlık örneğiyle, aşırı merhamet yüzünden katliamlara ve soygunlara yol açan karışıkların sürmesine göz yumanlardan daha az merhametli olacaktır. Çünkü bunlar genellikle bütün toplumu mağdur eder, prensten gelen yaptırımlar ise tek tek bireyleri zarara uğratır. Ve bütün prensler içinde de yeni prensin acımasız sıfatından kaçınması olanaksızdır, çünkü yeni devletler tehlikelerle doludur. (…) Gene de prens inanma ve eyleme geçme konusunda temkinli olmalı, ama kendi gölgesinden de korkar hale de gelmemeli ve sağduyuyla insancıllığın sağladığı dengeyle öyle davranmalıdır ki, aşırı güven onu ihtiyatsız, aşırı güvensizlik ise çekilmez kılmasın. 

“Bundan bir tartışma doğar: Korkulmaktansa sevilmek mi daha iyidir, yoksa tersi mi? Sorunun yanıtı şudur: Kişi, her ikisini birden ister; ama bunları bağdaştırmak zor olduğu için, ikisinden birinin olmaması gerekiyorsa sevilmektense korkulmak çok daha güvenlidir.

“(…) Bununla birlikte, prens insanların sevgisini kazanamasa bile, nefretten kaçınacak şekilde korku uyandırmalıdır; çünkü korkulmak ve nefret edilmemek pekâlâ bir araya gelebilir; prens yurttaşlarının ve uyruklarının malına ve kadınlarına dokunmadıkça, bu durum böyle sürüp gider.” s. 97-99

Prens ülkesinin ve iktidarının çıkarının gereklerine uygun olarak acımasız davranmalı ancak merhametli görünmelidir. Kaynağı karşısındakine ait sevgi yerine, kaynağı kendisi olan korkuyu öncelemelidir. Ancak nefret üreten her türlü eylemden uzak durmayı bilmelidir ki bunlar kadınlara ve mallara el koymadır. Gerçekçilik baskın etkendir.

 "Bir prensin sözüne sadık kalmasının ve hileyle değil de dürüstlükle yaşamasının ne kadar övgüye değer olduğunu herkes bilir; gelgelelim, kendi dönemimizde yaşadıklarımızdan görüyoruz ki sözlerine sadık kalmayı pek umursamayan ve kurnazlıkla insanların akıllarını çelen prensler büyük işler başarmış ve sonunda dürüstlüğü temel almış olanlara üstün gelmişlerdir. Bu yüzden savaşmanın iki yolunun olduğunu bilmelisiniz: yasalarla ya da zor kullanarak. Bunlardan ilki insana özgüdür, ikincisi hayvanlara. Ama ilki çoğu kez yeterli olmadığı için, ikinciye başvurmak gerekir. Bu yüzden bir prensin hayvanı ve insanı iyi kullanmayı bilmesi gerekir. (…) Bir prensin hayvan doğasını iyi kullanabilmesi gerektiğine göre, hayvanlardan tilki ile aslanı seçmelidir. Öyleyse tuzakları tanımak için tilki kurtları korkutmak için de aslan olmak gerekir: Yalnızca aslanlık edenler bu işten anlamıyorlar demektir. Bu yüzden sağduyulu bir yönetici, verdiği sözü tutmak zararına olacaksa ve söz vermesini gerektiren gerekçeler ortadan kalkmışsa, sözünü tutamaz, tutmamalıdır da…” s. 101-102

Günümüzde etik bulmanın mümkün olmadığı ama geçerli olduğu bu ilkeyi prense salık verirken ülkesinin çıkarlarını mı yoksa prensin iktidarının çıkarını mı korumaya çalıştığı belirsizdir. Ancak prensi devlet çıkarıyla özdeş kıldığı için ikisini birlikte ele aldığı açıktır.  

Bu alıntılardan yola çıkarak şunları söylemek mümkünkür: Prensliğin çıkarı gerektiğinde olduğundan farklı görünmeyi, cesur ama sakin olmayı, korkuyu sevgiye tercih etmesini, başkalarının verdiği sözler yerine kendi aldığı önlemlere güvenmesini, sonuç odaklı olmasını, gücünü kullanırken aslan gibi ancak tuzaklara düşmemek için kurnaz olmasını önermektedir.

O günün koşullarından soyutlayarak bugünden bakıldığında eleştiriye açık olan bu görüşler, gerçekçidir. Emperyalist ülkelerin ya da çeşitli yönetimlerin kendi koydukları hukuku bile yok saymalarının sonucu olarak yaptıkları ortadadır. ABD ve Batı'nın Irak'ta, Libya'da, Suriye'de yaptıkları buna örnektir. Saddam'ın geçmişte,  Taliban'ın günümüzde yaptıkları gibi. İsrail’in Gazze’de yaptıkları, ABD’nin açıkladığı Ulusal Güvenlik Strateji Belgesinde yer aldığı gibi Amerika kıtasını arka bahçesi olarak ilan etmiştir. Venezuela’nın eski devlet başkanı Maduro’yu yatak odasından kaçırması ve bu ülkenin petrolünü kendilerinin işleteceğini açıkça beyan etmiştir. Grönland’a el koyma peşindedir.

Hoşumuza gitmese de böyledir. Tek çaresi beka sorunu yaşamadan ayakta kalmaktır. Machievelli’de öne çıkan en baskın özellik gerçekçiliktir. Liderin devleti ayakta tutması uzun vadeli temel amaç olarak karşımıza çıkmaktadır. 

İnsanların hele hele hiçbir itiraz mahkemesine izin vermeyen prenslerin eylemlerini yargılamak söz konusu olduğunda araçlara değil amaçlara bakılır. O halde, bir prens amaç olarak şunu seçsin: devletin ele geçirilmesi ve elde tutulması. O zaman araçları hep övgüye değer bulunacak ve herkesçe övülecektir çünkü sığ kafalı insanlar hep görünüşlere ve sonuçlara tutulur. Oysa bu dünyada her şey kaba sabadır: çoğunluk sağlamlığına inandığı savlara dayandığında insanlığın esamisi okunmaz. (…) ağzından barıştan ve sadakatten başka bir şey çıkmaz; ama gerçekte bunların yeminli düşmanıdır. ” (s. 111)

Burada amacı sağlayan her aracı geçerli saymaktadır. O halde prensin uzun vadeli amacına hizmet eden her şey meşrudur. Erdem, buradaki anlamıyla amacı sağlayan aracı kullanma yetisidir. Güç, beceri, fırsatları değerlendirme anlamını yüklemektedir. Cömertlik, merhamet gibi özelliklere de prensin sahipmiş gibi kendisini göstermesini salık vermektedir. Devletin bekası için prens acımasız olabilmelidir, bundan dolayı dürüst olmak zorunda da değildir.

"…Prens küçümsenmesine ya da nefret edilmesine yol açacak şeylerden kaçınmaya özen göstermelidir; bunu başarabilirse, görevini yerine getirmiş olacak ve başka kusurlarda herhangi bir tehlikeyle karşılaşmayacaktır. Belirttiğim gibi, özellikle nefret edilmesine yol açan şey, açgözlü olması ve uyruklarının malına ve kadınlarına el koymasıdır; bundan sakınmak zorundadır. (…) Prensin küçümsenmesine yol açan şey değişken, hoppa, kadınsı, ödlek, kararsız kabul edilmesidir. (…) …kendisi hakkında öyle bir kanı uyandırmalıdır ki kimse onu aldatmayı ya da kandırmayı düşünmesin. Kendisi hakkında böyle bir kanının oluşmasını sağlayan prens, büyük bir saygınlığa kavuşur ve saygın birisine karşı tertip düzenlemek de saldırmak da zordur. Çünkü prensin iki korkusu olmalıdır: biri içerde, kendi uyruklarıyla ilgili; öteki dışarda, dış güçlerle ilgili. İyi ordular ve iyi dostlarla dış güçlere karşı kendini savunur ve iyi orduları olduğu sürece, daima iyi dostları olacaktır. (…) Ama uyruklarına gelince, bir dış tehdit olmadığında, gizli tertip düzenlemelerinden korkması gerekir; prens nefret edilmekten ya da küçümsenmekten kaçınarak ve halkın ondan memnun olmasını sağlayarak, bundan kendisini yeterince korur; …bunun mutlaka başarılması gerekir.” s. 104-105

Kaçınılması gereken nefrete vurgu var. İçerde ve dışarıya karşı güçlü olmanın yol ve yöntemi gösterilmektedir. İyi ordu, iyi dostlar sağlayacaktır. Kendi gücüne güvenme esas. Dönemin egemen güçleri Fransa, İspanya, Germen devletinin İtalya’nın iç işlerine karışmaları nedeniyle dış ilişkilerin önemini öne çıkarmış ancak esas olan iç cephedir.   

Halkıyla iyi ilişki de memnuniyet yaratacağı için koruyucu kalkan olacaktır. Düşünme disiplinine, gerçekçiliğe, etik değere bağlılığa, güçlü iradeye, iyi insan ilişkilerine ustalık vurgu söz konusudur. 

"(…) Ama daha sonra, Cesare Borgia kontese saldırdığında ve ona düşman halkı yabancıyla birleştiğinde, kaleler kontesin pek işine yaramadı. Bu yüzden, o sırada ve daha önce, kalelere sahip olmaktansa halkınca nefret edilmemek kontes için daha güvenli olurdu. Öyleyse, bütün bu şeyleri göz önünde bulundurarak, ben hem kaleler yaptıranı hem kaleler yaptırmayanı övgüyle karşılayacağım; kalelerine güvenerek halkınca nefret edilmeyi pek umursamayanı ise, kim olursa olsun kınayacağım.” s. 119

Liderin nefret kazanmaması vurgusu altı çizilmesi gereken bir husustur. Bu ifadeden liderin yukarda sıralanan niteliklerin bütününe sahip olması gerektiğini anlıyoruz. Bütünüyle ele alındığında gerçekçiliğe, düşünme disiplinine, iyi insan ilişkilerine ve karizmaya vurgu ön plandadır. 

“Bir prens, gerçek dost ve gerçek düşman olduğunda da saygı görür; başka bir deyişle, hiç sakınmadan birisinin yanında ya da birisine karşı olduğunu açığa vurduğunda. Bu tutum, yansız kalmaktan her zaman daha yararlı olacaktır. Çünkü güçlü iki komşunun niteliği, çatışmaya girdiklerinde ve içlerinden birisi galip geldiğinde, durum ya o galipten korkmanı gerektirecek gibidir ya da değildir. Bu iki durumdan hangisi söz konusu olursa olsun, tutumunu belli etmen ve açık bir savaş yürütmen senin için her zaman daha yararlı olacaktır. (…) Bir prens yukarıda belirtildiği gibi zorunluluk onu buna zorlamıyorsa, başkalarına saldırmak amacıyla, kendisinden daha güçlü biriyle asla ittifak kurmamaya özen göstermelidir; çünkü kazanırsa onun tutsağı olursun, oysa prensler, ellerinden geldiğince, başkalarının insafında olmaktan kaçınmalıdırlar.” s. 121, 122.

Burada liderin kararlı olması arzu edilmektedir zira ne kazanan ne de kaybeden kendisine güven duymayacaktır. Ayrıca ittifaklarını yaparken özenli olması salık verilmektedir. 2. Dünya Savaşındaki ve sonrasındaki Türkiye’nin tutumu bu açıdan incelemeye değerdir.  

Bir prens açısından danışmanları seçmek hiç de önemsiz değildir; danışmanlarının iyi olup olmamaları, prensin sağduyusuna bağlıdır. (…) Üç tür beyin vardır: Biri kendiliğinden anlar, öteki başkalarının açıkladığını anlar, üçüncüsü ise ne kendiliğinden anlar ne başkaları aracılığıyla; bunlardan ilki çok iyi ikincisi iyi, üçüncüsü yararsızdır. (…) Ama bir prensin danışmanını nasıl tanıyabileceğine gelince; şu hiç şaşmayan yöntem vardır: danışmanının senden çok kendisini düşündüğünü ve bütün eylemlerinde kendi çıkarını kolladığını görürsen, böyle bir kişi asla iyi danışman olmaz, ona asla güvenemezsin. Çünkü (danışman) asla kendisini değil, her zaman prensini düşünmeli ve prensle ilgili olmayan herhangi bir şeyi asla onun gündemine getirmemelidir. Ve öte yandan prens, danışmanını iyi tutabilmek için onu düşünmeli, onurlandırmalı, zengin etmeli, ona önemli görevler ve yükümlülükler vererek kendine borçlu kılmalıdır.” s. 123-124

İnsan ilişkilerinde usta olmanın önemi öne çıkmaktadır.

İttifak stratejisine ışık tutmaktadır.

Temkinli bir prens devletine bilge adamlar seçmeli ve yalnızca seçilmiş olanlara kendisine gerçeği söyleme özgürlüğünü tanımalıdır, o da yalnızca onlara danıştığı konularda, başkalarında değil. Ama her konuda onlara danışmalı ve görüşlerine kulak vermelidir; sonra kendi başına, kendi usulünce karara varmalıdır.” s. 126

Liderin çevresiyle ilişkisinin tarzı ve kendi kararlılığına vurgu vardır.

(…) Bütünüyle talihe yaslanan prens, talih değişince yıkıma uğruyor. Keza, kanımca, yol alma tarzını zamanın niteliğiyle örtüştüren kişi mutlu; benzeri biçimde, yol alma tarzı zamanla uyuşmayan kişi ise mutsuz olur. (…) Talih zamanı değiştirdiği ve insanlar davranış biçimlerinde inat ettikleri için; bu ikisi (zaman ve davranış biçimleri) uyumluyken başarılı, ikisi arasındaki uyum bozulduğunda başarısız olurlar. Kesin kanım o ki, atılgan olmak temkinli olmaktan daha iyidir; çünkü talih dişidir ve ona hükmetmek isteniyorsa onu dövmek ve zorlamak gerekir.” s. 130, 132.

Değişen koşulları dikkate alarak davranma ve devrimci olması gerektiği durumlar için önermesidir.

“Az sayıda kişi arasındaki düellolarda ve çarpışmalarda İtalyanların güçleriyle, becerileriyle zekâlarıyla ne kadar üstün olduklarına bakın; ama ordular söz konusu olduğunda, başkalarıyla boy ölçüşemiyorlar. Ve her şey, başların güçsüzlüğünden kaynaklanıyor, çünkü bilenlere itaat edilmiyor ve şimdiye dek, yeteneği ya da talihi sayesinde başkalarının boyun eğeceği kadar yükselen herhangi birisi olmadığı için, herkes kendini bilgili sanıyor. Bunun bir sonucu olarak, onca zamandır, geçen yirmi yılda yapılan onca savaşta, bütünüyle İtalyan bir ordu olduğunda, bu ordu hep kötü sınav verdi. Şu halde seçkin hanedanınız, kendi ülkelerini kurtaran o olağanüstü kişilerin izinden gitmeyi isterse, her şeyden önce, her girişimin gerçek temeli olarak, kendi öz ordusunu kurmalıdır; çünkü onlardan daha bağlı, daha has, daha iyi askerleri olamaz insanın. (…) Bu yüzden, yabancılara karşı kendimizi İtalyan gücüyle savunabilmemiz için bu orduyu kurmak gerekli.” s.135-136                             

Liderliğin değerini ve lider için gücün önemini vurguluyor.

Kitabı Petraca’nın şu sözleriyle bitirmesi cesarete ve erdeme vurgu yapması değerlidir:                                                                                                      Erdem öfkeye karşı silahlanacak ve kısa sürecek savaş; çünkü eski cesaret henüz ölmedi İtalyanların yüreğinde.” s.137.                                                                                                                                                                                            

Günümüzden bakarsak güvenlik, refah, adalet, moral bileşkesi olan beka kavramına verdiği önemi görüyoruz. Günümüzde bireyin özgürlüğü, kanunlar ve fırsatlar önünde eşitliği de beka kavramının ayrılmaz bir parçasıdır ancak o devirde öne çıkan bir kavram değildir. Buradan hareketle, prens için devletin bekasını öncelediğini söylemek yanlış olmaz. Prens’e tavsiyelerinin düşünme disiplini, cesaret, uzun vadeli amaç sahibi olma, doğru insan ilişkileri, gerçekçilik, sezgi ve öngörü, güçlü irade niteliklerini öne çıkardığını görüyoruz. 

En çok öne çıkan niteliğin gerçekçilik olduğunu söyleyebiliriz. Tabii gerçekçilik, düşünme disipliniyle yakından ilgilidir. Bilge bir prens/lider için cesaret, kararlılık, güçlü irade öne çıkan diğer özelliklerdir. Yapılması salık verilen her şeyin liderin güven inşasına yönelik olduğunun altı çizilmelidir. Ama bütün bunlar için uzun vadeli bir amaca adanmışlık gerekir. Bu amacın İtalyan birliği olduğu açıktır. Bazı örneklerden yola çıkarak Machiavelli'nin mevcut yapıyı yıkarak yeni bir yapı kurmak için gerektiğinde devrimci olmayı benimsediğini anlıyoruz. Esasen onun uzun vadeli amacı, o günün Avrupası’nda Papalığın zayıfladığı ve çevrede ülkelerinin İtalyan devletleri üzerindeki etkilerinin baskın olduğu bir dönemde İtalyan birliğini sağlayarak bu etkileri ortadan kaldırmaktır. Cumhuriyetçi olduğu görüşüne katılmak mümkündür.

Sonuç olarak Prens, çeşitli durumlara uygun farklı stratejiler geliştirmek gerektiğini; bunu yapabilmenin de liderlik niteliklerine sahip olmayı ve bunları yerine göre kullanmayı önermektedir. Amaç devletin bekasını sağlamaktır. İki kelimeyle özetlemek gerekirse gerçekçilik ve pragmatizm onun ruhunda vardır. Kanaatimce günümüzde ve muhtemelen kendi çağında da kimilerince hoş karşılanmayacak oportünizme varan düşüncelerini açıkça yazması etik tutumuna ve güven ve refah içinde bir Floransa ve birleşik İtalya için adanmışlığına işaret etmektedir.

Machivelli, kendi gücüne dayanmayı temel alan beka stratejisinin esaslarına uygun davranmak durumunda olan liderlere yol göstermektedir. Kendisine mal edilen “amaç için her vasıtası meşru görme” kavramını, bu çerçevede anlamalıyız.

Dünyanın kurallara dayalı düzeninin sonuna geldiğimiz bu dönemde ulus devleti kendi gücüne dayalı olarak ayakta tutma sorumluluğu olan liderlerin edineceği çok ders olduğunu düşünmemek elde değil…

Ahmet Yavuz

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Trajikomik Balyoz kumpası devam ediyor

Liderlik ve strateji üzerine

Suriye politikasının ülke güvenliğine etkileri