Clausewitz'in Savaş Üzerine kitabıyla sohbet

 

Clausewitz’in Savaş Üzerine kitabıyla sohbet

Clausewitz ilginç bir subay. Prusya Ordusuna erken yaşta katılıyor. 1793-1795 yılları arasında Birinci Koalisyon Savaşına katılarak teğmen oluyor. Sonrasında Berlin’de Askeri Bilimler Okulu’ndaki öğrenimini 1803’te bitiriyor. 1806’da Fransa-Prusya Savaşında Prens August’un emir subayı olarak görev yaparken esir düşüyor. 1810’da Berlin Harp Okulu’ndaki görevi esnasında daha sonra Prusya Kralı olan Friedrich Wilhelm’e askerlik dersleri veriyor. Kral’ın Rusya’ya karşı Fransa ile ittifak yapmasını benimsemediği için Rus Ordusu’na katılıyor ve 1812’den itibaren Napoleon’a karşı savaşıyor. 1815’te tekrar Prusya Ordusu’na dönüyor, 1818’e kadar albay rütbesinde görev yapıyor.

Anılan yıl Kriegsakademie (Harp Okulu ve Harp Akademisi)’ne müdür olarak atanıyor ve 12 yıl hem müdürlük hem de öğretmenlik yapıyor. Savaş Üzerine kitabını ilişkin notları görevdeyken yazıyor. Ancak kitap* çeşitli notların birleştirilmesi suretiyle daha sonra eşi tarafından yayımlanacaktır. Clausewitz Tümgeneral olarak başka görevlerde de bulunuyor ve 1831’de hayata gözlerini yumuyor.

Esas alanı savaş, savaş yönetimi. Stratejiyi muharebelerin savaşın amacına uygun olarak düzenlenmesi olarak nitelemektedir. Savaş ve strateji denilince akla hemen hemen ilk gelen onun adıdır.  

Yazar’ın fikirlerini ele alırken öncelikle şu hususun altını çizmemiz gerekiyor: 1800’lerin ilk yarısındaki savaşlarla günümüz savaşları arasındaki farkı doğru kavramak ve bağlantıyı değişmeyen ilkeler üzerinden değerlendirmek gerekiyor. Savaş, Clausewitz’in de zamanında vurguladığı gibi, teknolojideki gelişmeye koşut olarak grup halinde yapılan düello olmaktan çıkmış, çok boyutlu ve çok kapsamlı hale gelmiştir. Artık daha da kapsamlıdır ve askerlerin mutlaka karşı karşıya gelip kılıçla, süngüyle, tüfekle hatta topla birbirini alt etmesi şart olmaktan çıkmıştır. Hava unsurları, su üstü ve sualtı araçları, uzun menzilli seyir füzeleri, uzay, sibernetik, yapay zekâ devreye girmesiyle niteliğinde önemli farklar oluşmuştur.

Ancak temel ilkelerde değişiklik yok diyebiliyoruz.

Bu yazıda kitap üzerinden giderek sadece savaşta değil, askerî alanın dışında da etkisini görebileceğimiz ve liderler için rehber niteliği taşıyan strateji kavramının incelikleri üzerine yolculuk yapacağız. Savaş konusu daha geri planda kalacaktır. Strateji kavramını yerli yerine oturtabilmek için, savaşa ilişkin çıkarımları, herhangi bir işe ilişkin ya da hayata ilişkin olarak tahayyül etmek, kavramamızı kolaylaştıracaktır.

Savaş    

Savaş, düşmanı irademizi kabule zorlamak için bir kuvvet kullanma eylemidir.” Kuvvet, kuvvete karşı koymak için bilim ve sanatın buluşlarıyla donanır. (…) O halde kuvvet, yani fiziksel kuvvet, düşmana irademizi zorla kabul amacının aracıdır. Bu amaca güvenle ulaşabilmek için düşmanı silahtan arındırmak zorundayız ve bu da, kavrama göre savaş harekâtının asıl hedefidir. Bu hedef amacın yerini alır ve onu bir bakıma savaşa ait olmayan bir şeymiş gibi kenara iter.” S. 29-30.

Amaç ile hedefin üst üste oturması konusu, üzerinde tartışmayı hak etmektedir zira amaç kalıcı hedef değişkenlik gösterir ve amaca bağlı olarak belirlenir.  

Hedef düşmanı silahtan arındırmaktır.” S. 32.

Arzu edilen bir durum olmakla birlikte o günün koşulları açısından bile elde edilebilirlik açısından tartışmalı bir görüştür.

Savaş eylemini teşvik eden unsur tehlikedir; peki, tehlike halinde moral kuvvetlerin hangisi en çok önem kazanır? Hiç kuşkusuz cesaret. Cesaret ve ihtiyat başka başka şeylerdir, farklı moral kuvvetlerdir, fakat pekâlâ bir arada bulunabilirler. Buna karşın tehlikeyi göze almak, talihe güvenmek, yiğitlik, atılganlık sadece cesaretin dış görünümleridir ve bütün bu ruh halleri, kazayı, rastlantıyı ararlar; çünkü rastlantı onların (kaza ve kader) onların unsurudur. (…) Bu nedenle savaş, insani faaliyetler için kâğıt oyununa en yakın olanıdır.” S. 43.

Savaşın öngörülen yanları olduğu gibi öngörülmesi mümkün olmayan yanları da vardır. Çeşitli olasılıkları içinde barındırır.

Her şeye rağmen savaş, ciddi bir amacın ciddi bir aracıdır. (…) o halde savaş politik bir eylemdir. (…) Savaş, sadece politikanın başka araçlarla devamıdır. (…) Politik niyet amaç, savaş ise araçtır, hiçbir zaman araçsız düşünülemez.” S. 45-46.

“Savaş üç yanlı şaşırtıcı bir olaydır: Bir yanda doğasının özünü teşkil eden şiddet, doğal ve kör bir içgüdü sayılması gereken kin ve nefret; öte yanda savaşı bağımsız bir ruhsal etkinlik haline getiren olasılık hesapları ve rastlantılar; son olarak da savaşı tamamen akla bağlayan politik araç niteliği. Bu üç yandan birincisi daha çok ulusu, ikincisi daha çok komutanı ve ordusunu, üçüncüsü ise daha çok hükümeti ilgilendirir.” S. 48.

Millet-ordu-hükümet üçlüsünün rolleri açıklanıyor. Buradan hareketle, Atatürk’ün Nutuk’ta yer verdiği gibi Büyük Taarruz öncesinde Meclis’i, Ordu’yu ve milleti hazırlama göreviyle bağ kurmak uygun olur. O dönemde hükümetin Meclis hükümeti vasfı dikkate alındığında örtüşmedeki paralellik öne çıkmaktadır.

 “Üç noktayı birbirinden ayırt etmek zorundayız. Bunlar: Silahlı kuvvetler, ülke ve düşmanın iradesidir. Silahlı kuvvet her durumda imha edilmelidir. (…) Ülke zapt edilmelidir; çünkü ülkede yeni bir silahlı kuvvet oluşturulabilir. (…) Düşmanın iradesi kırılmalıdır.” S. 49.

Düşman üzerinde savaşla elde edilmek istenen üç hedef ortaya konmuştur.

“Kişisel tehlike karşısında cesaret iki türdür: Birincisi (…) kişinin tehlike karşısında kayıtsız kalabilmesidir. Devamlı bir tutum olarak kabul edilir. İkinci tür cesaret, hırs, vatan sevgisi, coşkunluk gibi her türlü olumlu nedenden meydana gelebilir. Bu durumda cesaret, sadece bir tutum değil, aynı zamanda duygusal bir hareket ve histir. (…) Birinci tür daha güvenlidir. (…) İkisinin birleşmesi cesaretin en mükemmel şeklidir.” S. 67.

Cesaret liderliğin en temel ve birincil şartıdır.

“Kararlılık, cesaretin özel durumlardaki bir etkinliğidir ve eğer karakter özelliğine dönüşürse, zihnin bir alışkanlığı haline gelir. Fakat buradaki cesaret, bedensel bir tehlikeye karşı değil, sorumluluğa karşı cesarettir (courage d’esprit), akıldan doğmasına rağmen, aklın değil ruhun eylemidir.” S. 69.

Teorilerde muharebeyi, duyguların payını hesaba katmadan soyut bir kuvvet denemesi gibi görmeye çok alışılmıştır ve bu, kuramcıların sonuçlarını kavrayamadıkları için yaptıkları binlerce hatadan biridir. Muharebenin doğasında bulunan manevi güçlerin yarattığı coşkudan başka ihtiras, tahakküm, her türlü heyecan vb. gibi aslında muharebeye ait olmayan ama yakınlıkları yüzünden kolayca muharebeyle ilişkilendirilen coşkular vardır. (…)                         

Tehlikenin etkileri…

 “Nihayet muharebe, kuşun havada, balığın suda yaşaması ve hareket etmesi gibi, bütün savaş faaliyetlerinin içinde gerçekleştiği tehlike unsurunu doğurdu. Ancak cesaret aklî bir etkinlik değil, tıpkı korku gibi bir duygudur. Korku fiziki korunmaya, cesaret manevi korunmaya yöneliktir. Cesaret daha asil bir içgüdüdür. Fakat bu yüzden de etkisi, tamamen önceden saptanmış ölçüde açıklanabilecek cansız bir araç gibi kullanılamaz. O halde cesaret, tehlikenin etkilerini nötralize eden bir denge unsuru değil, özel bir niteliktir.” S. 113.

Güçlü iradenin kaynağına vurgu yanında cesaretin duygu yanını öne çıkaran bir yaklaşım söz konusudur ancak bu, tartışmalıdır. Cesaretin duygu yanı olduğu gibi aklî yanı da vardır, medeni cesaret kavramı bize bunu anlatır.

Stratejiye dönersek…

“Stratejinin asıl amacı sadece zafer, yani taktik başarıdır; son aşama, yani doğrudan doğruya barışa götürenler ise amaçtır. Bu amaca ulaşılması için stratejinin araçlarının kullanılmasına, araçların kullanımını az ya da çok etkileyen koşullar etki eder.”

Burada öne çıkan husus stratejinin belirlenmesi ve izlenmesinde etken olan şartların yani bağlamın dikkate alınmasıdır.

Bilgi nasıl olmalıdır?

“Başkomutanın ne bilgin, ne bir tarihçi ne de bir yazar olması gerekir; fakat onun üst düzeydeki devlet işlerinden haberdar olması, yerel akımları, heyecan yaratan çıkarları, çözümlenmesi gereken sorunları bilmesi, iş başındaki kişileri tanıması ve doğru değerlendirmesi şarttır. Büyük bir psikolog, insan karakterinin kılı kırk yaran bir inceleyicisi olmasına da gerek yoktur; fakat emir ve komuta edeceği kimselerin karakterini, düşünce tarzını, adetlerini, kişisel hatalarını ve erdemlerini bilmelidir. Bir arabanın nasıl yapıldığını, koşum hayvanlarının topa nasıl koşulduğunu bilmesine gerek yoktur; ama bir yürüyüş kolunun çeşitli koşullar altında, yürüyüş süresinin ne kadar olacağını doğru tahmin edebilir.

“Bütün bu bilgiler bilimsel formlardan ve makinelerden elde edilebilecek bilgiler değildir; ancak olayların incelenmesi ve hayatta verilecek yerinde kararlarla elde edilebilirler ki, bu da ancak bu çapta bir yeteneğe sahip olmakla mümkün olur.

“O halde yüksek düzeyde bir savaş faaliyeti için gerekli bilgi, ancak kişisel yeteneğe dayanan gözlem, inceleme ve düşünme sayesinde elde edilebilir; bu, arıların çiçeklerden bal toplaması gibi bir tür zihni içgüdüdür ki, ancak hayattaki olaylardan akıl yoluyla çıkarılabileceği gibi, gözlem ve incelemenin yanı sıra, yaşla da kazanılabilir.

”Zengin öğretisine rağmen hayat, hiçbir zaman Newton ya da Euler (İsviçreli matematikçi) yetiştirmezse de bir Conde (Fransız ordu komutanı) ya da Büyük Friedrich (Prusya Kralı) gibi yüksek hesap adamlarını pekâlâ yetiştirebilir. (Aklı sınırlı kimseler arasından asla çok iyi başkomutan çıkmamıştır.” S. 123-124.

Liderin nitelikleri yanında akıl yürütmesinin dayanaklarına vurguda bulunulmaktadır. Liderin sezgi ve içgüdüsü, düşünce disiplini, deneyimiyle belirli konulara odaklanması ve ayrıntıdan kendini arındırması ancak amacı doğrultusunda bütünü kavrayacak tarzda davranması gerektiği öne çıkarılmaktadır.

Bilim bir kudret, bir yetke olmalıdır

Şimdi, savaş sevk ve idaresi bilimi (strateji yani eski tabirle sevk-ül ceyş) için diğer bilimlere nazaran çok daha zorunlu olan bir koşul üzerinde düşünmek zorundayız. Bu bilgi tamamen ruha işlemeli, adeta nesnel olmaktan çıkmalıdır. (…) Ama savaşta asla böyle olmaz, her şeyin durmadan değişmesinin yarattığı zihni tepki, komutanı, bilgisinin tüm aklî mekanizmasını içinde taşımaya ve her yerde ve her an gerekli kararı bizzat vermeye zorlar. O halde bilgi, akıl ve hayat tarafından bu şekilde tamamen özümlenmesi suretiyle gerçek bir kudrete, yetkeye dönüşür. Savaşta yükselenlere her şeyin kolay gelmesinin ve her şeyin doğal yeteneklerine mal edilmesinin nedeni budur. Bu yetenekleri, gözlem ve incelemeyle elde edilen yeteneklerden ayırt etmek için bunlara doğal yetenekler diyoruz.

“Strateji ve taktik olmak üzere ikiye ayırmış olduğumuz savaşın sevk ve idaresi bölümlerinden stratejinin teorisi büyük güçlükler doğurmaktadır; çünkü taktik nispeten sınırlı bir alanı kapsadığı halde strateji, belirsiz olasılıklar ortamında doğrudan doğruya barışa götüren amaçları kapsar. Bu amaçları esas itibariyle yalnız başkomutan göz önünde bulundurduğu için, başkomutanın içinde hareket ettiği strateji bölümü, bu zorluğa en açık alandır.” S. 124-125.

Liderin rolü açısından yazarın görüşlerini irdelediğimizde, şu birkaç husus öne çıkmaktadır: Stratejiyle taktik ayrı şeylerdir. Taktik, norm haline gelmiş ve karşı karşıya kalınan durumlarda otomatik reaksiyonu gerektiren durumlardır. Kimin, neyi, ne zaman yapacağı bellidir. Oysa strateji belirsiz durumları karşılamaya yönelik, içinde çeşitli olasılıkları barındıran, akışkan durumlara karşı amaç doğrultusunda hareket etmeyi gerekli kılar. Bunu da ancak liderin kendisi (başkomutan) bileceği için, liderin bilgiyi içselleştirmiş ve benliğinin parçası haline getirmiş olması ve sürekli akan durumun ihtiyaçlarına uygun davranması gerekecektir; çünkü amaç onun zihnindedir, yapılanlarla nereye ulaşılacağını o bilmektedir. O nedenle strateji için bir amaca ulaşmak liderin takip etmesi gereken yol haritası tanımlaması yapılır.

“Strateji, savaşın amacına ulaşmak için muharebenin kullanılmasıdır; o halde strateji, savaş harekâtının tümü için amaca uygun bir hedef saptamak zorundadır. Bu, stratejinin savaş planını yapması ve hedefe götürecek bir dizi harekâtı bu hedefe bağlaması demektir; yani strateji münferit seferlerin planlarını yapar ve bu seferlerdeki tekil muharebeleri düzenler. Çoğu kez bu iş, hepsi doğru çıkmayan varsayımlara, bir bölümü ise ayrıntılı olarak alınmasına olanak olmayan kararlara göre yapıldığı için strateji, ayrıntıları yerinde düzenlemek ve daima gerekli olacak değişiklikleri yapmak için orduyla birlikte sahaya inmek zorundadır. O halde strateji, bir an için bile işten elini çekemez.

Stratejide her şey çok basittir; fakat çok kolay değildir. Devletin içinde bulunduğu hal ve koşullara göre savaşın ne olması gerektiği ve ne olabileceği bir kez saptandı mı artık bunun yolu kolay bulunur. Fakat bu kolay yol inatla takip edilmeli, plan uygulanmalı, binlerce neden yüzünden, binlerce kez plandan dönülmemelidir; bu, çok güçlü karakterden başka aklın berrak ve güvenilir olmasını da gerektirir. Bir bölümü aklıyla, bir bölümü zekâsıyla, bir bölümü de sebatı ya da irade gücüyle olağanüstü sayılan binlerce kişiden belki de hiçbiri, bir komutanın meslek hayatında ortanın üstüne çıkabilmesi için gerekli nitelikleri kendi üstünde toplamış değildir. Tuhaftır ama savaşı, bu koşullarıyla tanıyan herkes bilir ki, stratejide önemli bir karar almak taktiktekinden çok daha kuvvetli bir irade ister. Taktikte zaman çok önemlidir ve sürükleyicidir; komutan, bir girdaba kapıldığını hisseder; en tehlikeli sonucu göze almadan bununla mücadele edemez; yükselen endişeleri bastırır ve cesaretle harekâta devam eder. Her şeyin çok daha yavaş işlediği stratejide ise gerek kendimizin gerekse başkalarının düşünce, itiraz ve tasavvurlarına, aynı zamanda da yersiz pişmanlıklara daha çok yer verilir. Stratejide olayların en azından yarısını kendi gözümüzle göremediğimizden, aksine her şeyi tahmin etmek zorunda olduğumuzdan inandırma gücümüz de zayıftır. Sonuç, harekete geçmeleri gereken pek çok generalin yanlış düşüncelere saplanıp kalmasıdır (Friedrich örneği). S. 167-168.

Stratejide zorluk, planlama aşamasında çeşitli varsayımlara dayanma gerekliliğinden kaynaklandığı kadar; uygulama aşamasında gücün büyüklüğünden, zamanın derinliğinden, mekânın genişliğinden kaynaklıdır.  Zira belirsizlik içinde, artan veri akışının gidişatı net olarak tespit olanağı vermemesi de işin zorluk derecesini artırır. Bu nedenle yapılacak her şey basit ama yapılması kolay değildir. Sezgiler önem kazanır. Güçlü iradeye ihtiyaç duyar. Sabır bir meziyet halini alır. Taktikle arasındaki ölçek farkı stratejiyi daha zor kılar.

Stratejinin unsurları   

“Stratejide muharebelerin kullanılmasını gerektiren nedenler, haklı olarak, birtakım unsurlara, yani moral, fiziki, matematik, coğrafi ve istatistiki unsurlara ayrılabilir.

  “Manevi niteliklerin ve etkilerin neden olduğu her şey, birinci kategoriye girer. Silahlı kuvvetlerin büyüklüğü, terkibi, sınıflar arasındaki ilişki vb. ikinci kategoriye; harekât hatları arasındaki açılar vb. üçüncü kategoriye; (coğrafi faktörler dördüncü kategoriye; nihayet beslenme maddeleri vb. beşinci kategoriye girer. (…) Fakat stratejiyi bu unsurlara göre incelemeye kalkışmak, akla gelebilecek en kötü düşünce olur; çünkü bu unsurlar çoğu kez tekil savaş hareketlerinde farklı biçimlerde ve birbiri içine girmiş şekilde bulunurlar. Bu soyut temellerden hareket ederek gerçek dünya olaylarına varmak istediğimiz takdirde ölü analizlerin içinde kaybolmaktan ve kötü bir rüyada olduğu gibi ebediyen boşu boşuna yayı germekten kurtulamayız Tanrı bütün kuramcıları böyle bir başlangıçtan korusun. Biz topyekûn olaylar âleminden ayrılmamaya ve analizlerimizi, bildirmek istediğimiz düşüncelerin anlaşılması için gerekli olanlardan daha ileriye götürmemeye çalışacağız. Bu düşünceler de spekülatif araştırmalarla değil, topyekûn savaş olaylarının izlenimleriyle edinmiş olduğumuz düşünceler olacaktır.” S. 174-175.

İlgili faktörleri bir araya getirmeden ve de her duruma ayrı bir strateji gereksinimi olduğu gerçeğini dikkatten uzak tutarak doğru bir analiz yapmanın zorluğuna vurgu yapılmaktadır. Bu yanıyla gerçekçilik öne çıkan çıkar. Manevi değerlere öncelik vermesi saygındır ve döneminin ruhunu yansıtmaktadır. Ancak hangi bağlam içinde olunduğuna bağlıdır. Bu, gücün önemini hafifletmemelidir.

Kitap geniş kapsamlı olarak savaşı ele alıyor ama cesaret ayrı bir önem ve değer veriyor. Biz de sohbetimizi cesarete ayrı bir parantez açarak bitirelim. 

Clausewitz’in şu ifadeleri çarpıcıdır:

“Cesaret, ağırlıklarda çalışan erlerden ve trompetçilerden başkomutana kadar tüm muhariplerin en soylu niteliğidir; silaha sertliğini ve parlaklığını veren gerçek çeliktir. İtiraf etmek zorundayız ki, cesaretin savaşta kendine özgü bazı ayrıcalıkları vardır. Başarının hesabında zaman, mekân ve kuvvet hesaplarının ötesinde cesarete de belli bir yüzde ayırmak gerekir; bu yüzde her zaman bir tarafın üstünlüğünü, diğer tarafın zayıflığını gösterir. O halde cesaret, gerçekten yaratıcı bir güçtür. (…) Cesaret ancak, uzak görüşlü bir tedbirlilikle karşılaştığı zaman yenik düşer; çünkü bunun da bir tür cesaret olduğu, hem de bizzat cesaret kadar güçlü ve kuvvetli bir cesaret olduğu söylenebilir; fakat bu gibi durumlar pek seyrektir. Tedbirli insanların çoğu korktukları için tedbirlidir.

Komutanın mevkii ne kadar yükselirse, cesaretin üstün bir aklın kontrolüne girmesi, amaçsız olmaması, körü körüne ihtirasın aleti haline gelmemesi o kadar zorunlu olur; çünkü kişisel fedakârlık azalır, başkalarının korunması ve büyük yığınların esenliğinin sağlanması sorumluluğu artar.  Büyük yığınlarda ikinci bir doğa haline gelen hizmet kurallarıyla yapılan işi komutan, düşüncesiyle yapmak zorundadır; bu sırada cesaret, kolayca komutanı hataya düşürebilir. Bununla beraber bu hata, diğerleriyle bir tutulmaması gereken güzel bir hatadır. Zamansız cesaretlerin sık sık görüldüğü bir orduya ne mutlu! Bu zamansız cesaretler, kuvvetli bir toprağın delili olan yabani otlar gibidir. Çılgınca bir cesaret, yani hiçbir amacı olmayan bir cesaret bile küçümsenmemelidir. Temelde bu da aynı ruh kuvvetidir; yalnız aklın kontrolünden çıkmış, bir tür coşkuya dönüşmüştür. Ancak akla itaati reddettiği, daha yüksek bir iradeyi –küçümseyerek- kabul etmediği zaman cesareti kendi haline bırakmamak, itaatsiz olduğu için ona tehlikeli kötülük gibi davranmak zorunludur; çünkü savaşta hiçbir şey itaatten üstün tutulamaz.

Cesaret, akla ve zekâya ne kadar çok kanat takarsa bunlar uçuşlarında o kadar ileri giderler; bakış o kadar kapsamlı; sonuç o kadar doğru olur; fakat doğal olarak daima büyük amaçlar büyük tehlikelere bağlı kalır.”  S. 185-188.

Liderliğin en değerli niteliği cesarettir. Elbette yanında uzun vadeli bir amaca bağlılık, etik değerlere bağlılık, düşünce disiplini, gerçekçilik, güçlü iradeye sahip olmak, devrimci olmak, karizmaya sahip olmak ve insan ilişkilerinde ustalık niteliklerini de eklemesi kaydıyla, cesareti görüyoruz.

Mustafa Kemal Paşa’nın Erzurum Kongresi öncesinde, uzun vadeli amacına ve etik değerlere bağlı olduğu için üniformasını çıkarıp isyancı bir sivil birey olmayı tercih ettiği gece gösterdiği türden bir cesareti…

Ahmet Yavuz

* Carl von Clausewitz, Savaş Üzerine, Doruk Yayınları, Çeviren: Selma Koçak, 1972.

 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Trajikomik Balyoz kumpası devam ediyor

Liderlik ve strateji üzerine

Suriye politikasının ülke güvenliğine etkileri