Clausewitz'in Savaş Üzerine kitabıyla sohbet
Clausewitz’in Savaş Üzerine kitabıyla sohbet
Clausewitz
ilginç bir subay. Prusya Ordusuna erken yaşta katılıyor. 1793-1795 yılları
arasında Birinci Koalisyon Savaşına katılarak teğmen oluyor. Sonrasında Berlin’de
Askeri Bilimler Okulu’ndaki öğrenimini 1803’te bitiriyor. 1806’da Fransa-Prusya
Savaşında Prens August’un emir subayı olarak görev yaparken esir düşüyor.
1810’da Berlin Harp Okulu’ndaki görevi esnasında daha sonra Prusya Kralı olan
Friedrich Wilhelm’e askerlik dersleri veriyor. Kral’ın Rusya’ya karşı Fransa
ile ittifak yapmasını benimsemediği için Rus Ordusu’na katılıyor ve 1812’den
itibaren Napoleon’a karşı savaşıyor. 1815’te tekrar Prusya Ordusu’na dönüyor,
1818’e kadar albay rütbesinde görev yapıyor.
Anılan yıl Kriegsakademie
(Harp Okulu ve Harp Akademisi)’ne müdür olarak atanıyor ve 12 yıl hem müdürlük
hem de öğretmenlik yapıyor. Savaş Üzerine kitabını ilişkin notları görevdeyken
yazıyor. Ancak kitap* çeşitli notların birleştirilmesi suretiyle daha sonra eşi
tarafından yayımlanacaktır. Clausewitz Tümgeneral olarak başka görevlerde de
bulunuyor ve 1831’de hayata gözlerini yumuyor.
Esas alanı
savaş, savaş yönetimi. Stratejiyi muharebelerin savaşın amacına uygun olarak
düzenlenmesi olarak nitelemektedir. Savaş ve strateji denilince akla hemen
hemen ilk gelen onun adıdır.
Yazar’ın
fikirlerini ele alırken öncelikle şu hususun altını çizmemiz gerekiyor:
1800’lerin ilk yarısındaki savaşlarla günümüz savaşları arasındaki farkı doğru
kavramak ve bağlantıyı değişmeyen ilkeler üzerinden değerlendirmek gerekiyor.
Savaş, Clausewitz’in de zamanında vurguladığı gibi, teknolojideki gelişmeye
koşut olarak grup halinde yapılan düello olmaktan çıkmış, çok boyutlu ve çok
kapsamlı hale gelmiştir. Artık daha da kapsamlıdır ve askerlerin mutlaka karşı
karşıya gelip kılıçla, süngüyle, tüfekle hatta topla birbirini alt etmesi şart
olmaktan çıkmıştır. Hava unsurları, su üstü ve sualtı araçları, uzun menzilli
seyir füzeleri, uzay, sibernetik, yapay zekâ devreye girmesiyle niteliğinde
önemli farklar oluşmuştur.
Ancak temel
ilkelerde değişiklik yok diyebiliyoruz.
Bu yazıda
kitap üzerinden giderek sadece savaşta değil, askerî alanın dışında da etkisini
görebileceğimiz ve liderler için rehber niteliği taşıyan strateji kavramının
incelikleri üzerine yolculuk yapacağız. Savaş konusu daha geri planda
kalacaktır. Strateji kavramını yerli yerine oturtabilmek için, savaşa ilişkin
çıkarımları, herhangi bir işe ilişkin ya da hayata ilişkin olarak tahayyül
etmek, kavramamızı kolaylaştıracaktır.
Savaş
“Savaş, düşmanı irademizi kabule zorlamak
için bir kuvvet kullanma eylemidir.” Kuvvet, kuvvete karşı koymak için bilim ve
sanatın buluşlarıyla donanır. (…) O halde kuvvet, yani fiziksel kuvvet, düşmana
irademizi zorla kabul amacının aracıdır. Bu amaca güvenle ulaşabilmek için
düşmanı silahtan arındırmak zorundayız ve bu da, kavrama göre savaş harekâtının
asıl hedefidir. Bu hedef amacın yerini alır ve onu bir bakıma savaşa ait
olmayan bir şeymiş gibi kenara iter.” S. 29-30.
Amaç ile
hedefin üst üste oturması konusu, üzerinde tartışmayı hak etmektedir zira amaç
kalıcı hedef değişkenlik gösterir ve amaca bağlı olarak belirlenir.
“Hedef düşmanı silahtan arındırmaktır.”
S. 32.
Arzu edilen
bir durum olmakla birlikte o günün koşulları açısından bile elde edilebilirlik
açısından tartışmalı bir görüştür.
“Savaş eylemini teşvik eden unsur tehlikedir;
peki, tehlike halinde moral kuvvetlerin hangisi en çok önem kazanır? Hiç
kuşkusuz cesaret. Cesaret ve ihtiyat başka başka şeylerdir, farklı moral
kuvvetlerdir, fakat pekâlâ bir arada bulunabilirler. Buna karşın tehlikeyi göze
almak, talihe güvenmek, yiğitlik, atılganlık sadece cesaretin dış
görünümleridir ve bütün bu ruh halleri, kazayı, rastlantıyı ararlar; çünkü
rastlantı onların (kaza ve kader) onların unsurudur. (…) Bu nedenle savaş,
insani faaliyetler için kâğıt oyununa en yakın olanıdır.” S. 43.
Savaşın
öngörülen yanları olduğu gibi öngörülmesi mümkün olmayan yanları da vardır.
Çeşitli olasılıkları içinde barındırır.
“Her şeye rağmen savaş, ciddi bir amacın
ciddi bir aracıdır. (…) o halde savaş politik bir eylemdir. (…) Savaş, sadece
politikanın başka araçlarla devamıdır. (…) Politik niyet amaç, savaş ise
araçtır, hiçbir zaman araçsız düşünülemez.” S. 45-46.
“Savaş üç yanlı şaşırtıcı bir
olaydır: Bir yanda doğasının özünü teşkil eden şiddet, doğal ve kör bir içgüdü
sayılması gereken kin ve nefret; öte yanda savaşı bağımsız bir ruhsal etkinlik
haline getiren olasılık hesapları ve rastlantılar; son olarak da savaşı tamamen
akla bağlayan politik araç niteliği. Bu üç yandan birincisi daha çok ulusu, ikincisi daha çok komutanı ve ordusunu, üçüncüsü ise daha
çok hükümeti ilgilendirir.” S. 48.
Millet-ordu-hükümet
üçlüsünün rolleri açıklanıyor. Buradan hareketle, Atatürk’ün Nutuk’ta yer
verdiği gibi Büyük Taarruz öncesinde Meclis’i, Ordu’yu ve milleti hazırlama
göreviyle bağ kurmak uygun olur. O dönemde hükümetin Meclis hükümeti vasfı
dikkate alındığında örtüşmedeki paralellik öne çıkmaktadır.
“Üç noktayı birbirinden ayırt etmek
zorundayız. Bunlar: Silahlı kuvvetler,
ülke ve düşmanın iradesidir. Silahlı kuvvet her durumda imha edilmelidir.
(…) Ülke zapt edilmelidir; çünkü ülkede yeni bir silahlı kuvvet
oluşturulabilir. (…) Düşmanın iradesi kırılmalıdır.” S. 49.
Düşman
üzerinde savaşla elde edilmek istenen üç hedef ortaya konmuştur.
“Kişisel tehlike karşısında cesaret
iki türdür: Birincisi (…) kişinin tehlike karşısında kayıtsız kalabilmesidir.
Devamlı bir tutum olarak kabul edilir. İkinci tür cesaret, hırs, vatan sevgisi,
coşkunluk gibi her türlü olumlu nedenden meydana gelebilir. Bu durumda cesaret,
sadece bir tutum değil, aynı zamanda duygusal bir hareket ve histir. (…)
Birinci tür daha güvenlidir. (…) İkisinin birleşmesi cesaretin en mükemmel
şeklidir.” S. 67.
Cesaret
liderliğin en temel ve birincil şartıdır.
“Kararlılık, cesaretin özel
durumlardaki bir etkinliğidir ve eğer karakter özelliğine dönüşürse, zihnin bir
alışkanlığı haline gelir. Fakat buradaki cesaret, bedensel bir tehlikeye karşı
değil, sorumluluğa karşı cesarettir (courage
d’esprit), akıldan doğmasına rağmen, aklın değil ruhun eylemidir.” S. 69.
Teorilerde muharebeyi,
duyguların payını hesaba katmadan soyut bir kuvvet denemesi gibi görmeye çok
alışılmıştır ve bu, kuramcıların sonuçlarını kavrayamadıkları için yaptıkları
binlerce hatadan biridir. Muharebenin doğasında bulunan manevi güçlerin yarattığı
coşkudan başka ihtiras, tahakküm, her türlü heyecan vb. gibi aslında muharebeye
ait olmayan ama yakınlıkları yüzünden kolayca muharebeyle ilişkilendirilen
coşkular vardır. (…)
Tehlikenin etkileri…
“Nihayet muharebe, kuşun havada, balığın suda
yaşaması ve hareket etmesi gibi, bütün savaş faaliyetlerinin içinde
gerçekleştiği tehlike unsurunu doğurdu. Ancak cesaret aklî bir etkinlik değil,
tıpkı korku gibi bir duygudur. Korku fiziki korunmaya, cesaret manevi korunmaya
yöneliktir. Cesaret daha asil bir içgüdüdür. Fakat bu yüzden de etkisi, tamamen
önceden saptanmış ölçüde açıklanabilecek cansız bir araç gibi kullanılamaz. O
halde cesaret, tehlikenin etkilerini nötralize eden bir denge unsuru değil,
özel bir niteliktir.” S. 113.
Güçlü
iradenin kaynağına vurgu yanında cesaretin duygu yanını öne çıkaran bir
yaklaşım söz konusudur ancak bu, tartışmalıdır. Cesaretin duygu yanı olduğu
gibi aklî yanı da vardır, medeni cesaret
kavramı bize bunu anlatır.
Stratejiye dönersek…
“Stratejinin
asıl amacı sadece zafer, yani taktik başarıdır; son aşama, yani doğrudan
doğruya barışa götürenler ise amaçtır. Bu amaca ulaşılması için stratejinin
araçlarının kullanılmasına, araçların kullanımını az ya da çok etkileyen
koşullar etki eder.”
Burada öne
çıkan husus stratejinin belirlenmesi ve izlenmesinde etken olan şartların yani
bağlamın dikkate alınmasıdır.
Bilgi nasıl olmalıdır?
“Başkomutanın ne bilgin, ne bir
tarihçi ne de bir yazar olması gerekir; fakat onun üst düzeydeki devlet
işlerinden haberdar olması, yerel akımları, heyecan yaratan çıkarları,
çözümlenmesi gereken sorunları bilmesi, iş başındaki kişileri tanıması ve doğru
değerlendirmesi şarttır. Büyük bir psikolog, insan karakterinin kılı kırk yaran
bir inceleyicisi olmasına da gerek yoktur; fakat emir ve komuta edeceği
kimselerin karakterini, düşünce tarzını, adetlerini, kişisel hatalarını ve
erdemlerini bilmelidir. Bir arabanın nasıl yapıldığını, koşum hayvanlarının
topa nasıl koşulduğunu bilmesine gerek yoktur; ama bir yürüyüş kolunun çeşitli
koşullar altında, yürüyüş süresinin ne kadar olacağını doğru tahmin edebilir.
“Bütün bu bilgiler bilimsel
formlardan ve makinelerden elde edilebilecek bilgiler değildir; ancak olayların
incelenmesi ve hayatta verilecek yerinde kararlarla elde edilebilirler ki, bu
da ancak bu çapta bir yeteneğe sahip olmakla mümkün olur.
“O halde yüksek düzeyde bir savaş
faaliyeti için gerekli bilgi, ancak kişisel yeteneğe dayanan gözlem, inceleme ve düşünme
sayesinde elde edilebilir; bu, arıların çiçeklerden bal toplaması gibi bir tür
zihni içgüdüdür ki, ancak hayattaki olaylardan akıl yoluyla çıkarılabileceği
gibi, gözlem ve incelemenin yanı sıra, yaşla
da kazanılabilir.
”Zengin öğretisine rağmen hayat,
hiçbir zaman Newton ya da Euler (İsviçreli matematikçi) yetiştirmezse de bir
Conde (Fransız ordu komutanı) ya da Büyük Friedrich (Prusya Kralı) gibi yüksek
hesap adamlarını pekâlâ yetiştirebilir. (Aklı sınırlı kimseler arasından asla
çok iyi başkomutan çıkmamıştır.” S. 123-124.
Liderin
nitelikleri yanında akıl yürütmesinin dayanaklarına vurguda bulunulmaktadır. Liderin
sezgi ve içgüdüsü, düşünce disiplini, deneyimiyle belirli konulara odaklanması
ve ayrıntıdan kendini arındırması ancak amacı doğrultusunda bütünü kavrayacak
tarzda davranması gerektiği öne çıkarılmaktadır.
Bilim bir kudret, bir yetke olmalıdır
“Şimdi, savaş sevk ve idaresi bilimi
(strateji yani eski tabirle sevk-ül ceyş) için diğer bilimlere nazaran çok daha
zorunlu olan bir koşul üzerinde düşünmek zorundayız. Bu bilgi tamamen ruha
işlemeli, adeta nesnel olmaktan çıkmalıdır. (…) Ama savaşta asla böyle olmaz,
her şeyin durmadan değişmesinin yarattığı zihni tepki, komutanı, bilgisinin tüm
aklî mekanizmasını içinde taşımaya ve her yerde ve her an gerekli kararı bizzat
vermeye zorlar. O halde bilgi, akıl ve hayat tarafından bu şekilde tamamen
özümlenmesi suretiyle gerçek bir kudrete, yetkeye dönüşür. Savaşta yükselenlere
her şeyin kolay gelmesinin ve her şeyin doğal yeteneklerine mal edilmesinin
nedeni budur. Bu yetenekleri, gözlem ve incelemeyle elde edilen yeteneklerden
ayırt etmek için bunlara doğal yetenekler diyoruz.
“Strateji ve taktik olmak üzere ikiye
ayırmış olduğumuz savaşın sevk ve idaresi bölümlerinden stratejinin teorisi
büyük güçlükler doğurmaktadır; çünkü taktik nispeten sınırlı bir alanı
kapsadığı halde strateji, belirsiz olasılıklar ortamında doğrudan doğruya
barışa götüren amaçları kapsar. Bu amaçları esas itibariyle yalnız başkomutan göz
önünde bulundurduğu için, başkomutanın içinde hareket ettiği strateji bölümü,
bu zorluğa en açık alandır.” S. 124-125.
Liderin rolü
açısından yazarın görüşlerini irdelediğimizde, şu birkaç husus öne çıkmaktadır:
Stratejiyle taktik ayrı şeylerdir. Taktik, norm haline gelmiş ve karşı karşıya
kalınan durumlarda otomatik reaksiyonu gerektiren durumlardır. Kimin, neyi, ne
zaman yapacağı bellidir. Oysa strateji belirsiz durumları karşılamaya yönelik,
içinde çeşitli olasılıkları barındıran, akışkan durumlara karşı amaç
doğrultusunda hareket etmeyi gerekli kılar. Bunu da ancak liderin kendisi
(başkomutan) bileceği için, liderin bilgiyi içselleştirmiş ve benliğinin
parçası haline getirmiş olması ve sürekli akan durumun ihtiyaçlarına uygun
davranması gerekecektir; çünkü amaç onun zihnindedir, yapılanlarla nereye
ulaşılacağını o bilmektedir. O nedenle strateji için bir amaca ulaşmak liderin
takip etmesi gereken yol haritası tanımlaması yapılır.
“Strateji, savaşın amacına ulaşmak
için muharebenin kullanılmasıdır; o halde strateji, savaş harekâtının tümü için
amaca uygun bir hedef saptamak zorundadır. Bu, stratejinin savaş planını
yapması ve hedefe götürecek bir dizi harekâtı bu hedefe bağlaması demektir; yani
strateji münferit seferlerin planlarını yapar ve bu seferlerdeki tekil
muharebeleri düzenler. Çoğu kez bu iş, hepsi doğru çıkmayan varsayımlara, bir
bölümü ise ayrıntılı olarak alınmasına olanak olmayan kararlara göre yapıldığı
için strateji, ayrıntıları yerinde düzenlemek ve daima gerekli olacak
değişiklikleri yapmak için orduyla birlikte sahaya inmek zorundadır. O halde strateji,
bir an için bile işten elini çekemez.
“Stratejide
her şey çok basittir; fakat çok kolay değildir. Devletin içinde bulunduğu hal ve koşullara göre savaşın ne olması
gerektiği ve ne olabileceği bir kez saptandı mı artık bunun yolu kolay bulunur.
Fakat bu kolay yol inatla takip edilmeli, plan uygulanmalı, binlerce neden
yüzünden, binlerce kez plandan dönülmemelidir; bu, çok güçlü karakterden başka
aklın berrak ve güvenilir olmasını da gerektirir. Bir bölümü aklıyla, bir
bölümü zekâsıyla, bir bölümü de sebatı ya da irade gücüyle olağanüstü sayılan
binlerce kişiden belki de hiçbiri, bir komutanın meslek hayatında ortanın
üstüne çıkabilmesi için gerekli nitelikleri kendi üstünde toplamış değildir. Tuhaftır
ama savaşı, bu koşullarıyla tanıyan herkes bilir ki, stratejide önemli bir
karar almak taktiktekinden çok daha kuvvetli bir irade ister. Taktikte zaman
çok önemlidir ve sürükleyicidir; komutan, bir girdaba kapıldığını hisseder; en
tehlikeli sonucu göze almadan bununla mücadele edemez; yükselen endişeleri bastırır
ve cesaretle harekâta devam eder. Her şeyin çok daha yavaş işlediği stratejide
ise gerek kendimizin gerekse başkalarının düşünce, itiraz ve tasavvurlarına,
aynı zamanda da yersiz pişmanlıklara daha çok yer verilir. Stratejide olayların
en azından yarısını kendi gözümüzle göremediğimizden, aksine her şeyi tahmin
etmek zorunda olduğumuzdan inandırma gücümüz de zayıftır. Sonuç, harekete
geçmeleri gereken pek çok generalin yanlış düşüncelere saplanıp kalmasıdır (Friedrich
örneği). S. 167-168.
Stratejide
zorluk, planlama aşamasında çeşitli varsayımlara dayanma gerekliliğinden
kaynaklandığı kadar; uygulama aşamasında gücün büyüklüğünden, zamanın derinliğinden,
mekânın genişliğinden kaynaklıdır. Zira
belirsizlik içinde, artan veri akışının gidişatı net olarak tespit olanağı
vermemesi de işin zorluk derecesini artırır. Bu nedenle yapılacak her şey basit
ama yapılması kolay değildir. Sezgiler önem kazanır. Güçlü iradeye ihtiyaç
duyar. Sabır bir meziyet halini alır. Taktikle arasındaki ölçek farkı stratejiyi
daha zor kılar.
Stratejinin unsurları
“Stratejide muharebelerin
kullanılmasını gerektiren nedenler, haklı olarak, birtakım unsurlara, yani moral, fiziki, matematik, coğrafi ve istatistiki unsurlara ayrılabilir.
“Manevi niteliklerin ve etkilerin neden
olduğu her şey, birinci kategoriye girer. Silahlı kuvvetlerin büyüklüğü,
terkibi, sınıflar arasındaki ilişki vb. ikinci kategoriye; harekât hatları
arasındaki açılar vb. üçüncü kategoriye; (coğrafi faktörler dördüncü
kategoriye; nihayet beslenme maddeleri vb. beşinci kategoriye girer. (…) Fakat
stratejiyi bu unsurlara göre incelemeye kalkışmak, akla gelebilecek en kötü
düşünce olur; çünkü bu unsurlar çoğu kez tekil savaş hareketlerinde farklı
biçimlerde ve birbiri içine girmiş şekilde bulunurlar. Bu soyut temellerden
hareket ederek gerçek dünya olaylarına varmak istediğimiz takdirde ölü
analizlerin içinde kaybolmaktan ve kötü bir rüyada olduğu gibi ebediyen boşu
boşuna yayı germekten kurtulamayız Tanrı bütün kuramcıları böyle bir
başlangıçtan korusun. Biz topyekûn olaylar âleminden ayrılmamaya ve
analizlerimizi, bildirmek istediğimiz düşüncelerin anlaşılması için gerekli
olanlardan daha ileriye götürmemeye çalışacağız. Bu düşünceler de spekülatif
araştırmalarla değil, topyekûn savaş olaylarının izlenimleriyle edinmiş
olduğumuz düşünceler olacaktır.” S. 174-175.
İlgili
faktörleri bir araya getirmeden ve de her duruma ayrı bir strateji gereksinimi
olduğu gerçeğini dikkatten uzak tutarak doğru bir analiz yapmanın zorluğuna
vurgu yapılmaktadır. Bu yanıyla gerçekçilik öne çıkan çıkar. Manevi değerlere
öncelik vermesi saygındır ve döneminin ruhunu yansıtmaktadır. Ancak hangi
bağlam içinde olunduğuna bağlıdır. Bu, gücün önemini hafifletmemelidir.
Kitap geniş
kapsamlı olarak savaşı ele alıyor ama cesaret ayrı bir önem ve değer veriyor.
Biz de sohbetimizi cesarete ayrı bir parantez açarak bitirelim.
Clausewitz’in şu ifadeleri
çarpıcıdır:
“Cesaret, ağırlıklarda çalışan
erlerden ve trompetçilerden başkomutana kadar tüm muhariplerin en soylu
niteliğidir; silaha sertliğini ve parlaklığını veren gerçek çeliktir. İtiraf
etmek zorundayız ki, cesaretin savaşta kendine özgü bazı ayrıcalıkları vardır.
Başarının hesabında zaman, mekân ve kuvvet hesaplarının ötesinde cesarete de
belli bir yüzde ayırmak gerekir; bu yüzde her zaman bir tarafın üstünlüğünü,
diğer tarafın zayıflığını gösterir. O halde cesaret, gerçekten yaratıcı bir
güçtür. (…) Cesaret ancak, uzak görüşlü bir tedbirlilikle karşılaştığı zaman
yenik düşer; çünkü bunun da bir tür cesaret olduğu, hem de bizzat cesaret kadar
güçlü ve kuvvetli bir cesaret olduğu söylenebilir; fakat bu gibi durumlar pek
seyrektir. Tedbirli insanların çoğu korktukları için tedbirlidir.
“Komutanın
mevkii ne kadar yükselirse, cesaretin üstün bir aklın kontrolüne girmesi,
amaçsız olmaması, körü körüne ihtirasın aleti haline gelmemesi o kadar zorunlu
olur; çünkü kişisel fedakârlık azalır, başkalarının korunması ve büyük
yığınların esenliğinin sağlanması sorumluluğu artar. Büyük yığınlarda ikinci bir doğa haline gelen
hizmet kurallarıyla yapılan işi komutan, düşüncesiyle yapmak zorundadır; bu
sırada cesaret, kolayca komutanı hataya düşürebilir. Bununla beraber bu hata,
diğerleriyle bir tutulmaması gereken güzel bir hatadır. Zamansız cesaretlerin
sık sık görüldüğü bir orduya ne mutlu! Bu zamansız cesaretler, kuvvetli bir
toprağın delili olan yabani otlar gibidir. Çılgınca bir cesaret, yani hiçbir
amacı olmayan bir cesaret bile küçümsenmemelidir. Temelde
bu da aynı ruh kuvvetidir; yalnız aklın kontrolünden çıkmış, bir tür coşkuya
dönüşmüştür. Ancak akla itaati reddettiği, daha yüksek bir iradeyi
–küçümseyerek- kabul etmediği zaman cesareti kendi haline bırakmamak, itaatsiz
olduğu için ona tehlikeli kötülük gibi davranmak zorunludur; çünkü savaşta
hiçbir şey itaatten üstün tutulamaz.
“Cesaret, akla ve zekâya ne kadar çok kanat
takarsa bunlar uçuşlarında o kadar ileri giderler; bakış o kadar kapsamlı;
sonuç o kadar doğru olur; fakat doğal olarak daima büyük amaçlar büyük
tehlikelere bağlı kalır.” S.
185-188.
Liderliğin
en değerli niteliği cesarettir. Elbette yanında uzun vadeli bir amaca bağlılık,
etik değerlere bağlılık, düşünce disiplini, gerçekçilik, güçlü iradeye sahip
olmak, devrimci olmak, karizmaya sahip olmak ve insan ilişkilerinde ustalık
niteliklerini de eklemesi kaydıyla, cesareti görüyoruz.
Mustafa
Kemal Paşa’nın Erzurum Kongresi öncesinde, uzun vadeli amacına ve etik
değerlere bağlı olduğu için üniformasını çıkarıp isyancı bir sivil birey olmayı
tercih ettiği gece gösterdiği türden bir cesareti…
Ahmet Yavuz
* Carl von Clausewitz, Savaş Üzerine,
Doruk Yayınları, Çeviren: Selma Koçak, 1972.
Yorumlar
Yorum Gönder